
Marx bugün yaşasaydı yapay zekâya nasıl bakardı?
Buhar makinelerinden algoritmalara: Değişen teknoloji mi, yoksa insanın üretim içindeki yeri mi?
1867 yılında Karl Marx, Kapital'in ilk cildini yayımladığında sanayi devrimi üretim biçimlerini kökten değiştiriyordu. Makineler daha hızlı üretiyor, fabrikalar büyüyor, insan emeğinin üretim içindeki konumu yeniden tanımlanıyordu.
Aradan yaklaşık 160 yıl geçti. Bugün fabrikaların makinelerinden farklı olarak bilgisayarlarımızdaki algoritmalar da çalışıyor, üretiyor, analiz ediyor, hatta karar süreçlerine katılıyor.
Peki Marx bugün yaşasaydı bu gelişmeye nasıl bakardı?
Yapay zekâyı insanın çalışma zorunluluğundan kurtuluşuna doğru atılmış büyük bir adım olarak mı görürdü? Yoksa sermayenin emek üzerindeki gücünü artıran yeni bir üretim aracı olarak mı değerlendirirdi?
Belki de ilk sorusu çok daha basit olurdu:
“Bu teknolojinin yarattığı zenginlik kimin olacak?”
Sanayi Devrimi'nin makineleri, yapay zekâ çağının algoritmaları
Marx'ın yaşadığı dönemde teknolojik dönüşümün merkezinde buhar makineleri, mekanik dokuma tezgâhları ve fabrikalar vardı. Makineler insanın fiziksel emeğini dönüştürüyor, üretim kapasitesini daha önce görülmemiş ölçüde artırıyordu.
Ancak Marx'ın dikkatini çeken yalnızca üretimin hızlanması değildi. Makinelerin üretim ilişkilerini nasıl değiştirdiği, işçinin üretim süreci üzerindeki kontrolünü nasıl etkilediği ve ortaya çıkan ekonomik değerin kime ait olduğu üzerinde duruyordu.
Marx, Kapital'in birinci cildinde makinelerin üretkenliği artırırken kapitalist üretim koşulları altında çalışma süresini uzatmak ve emeği daha yoğun kullanmak için de kullanılabileceğini tartışmıştı.
Bugün benzer bir dönüşümle karşı karşıyayız. Fakat önemli bir fark var.
Sanayi Devrimi'nin makineleri ağırlıklı olarak insanın kas gücünü ikame ederken, yapay zekâ insanın zihinsel faaliyetlerinin bir bölümünü üstleniyor.
Artık algoritmalar finansal rapor hazırlayabiliyor, yazılım geliştirebiliyor, müşteri görüşmelerini analiz edebiliyor ve karar süreçlerine destek verebiliyor.
Teknolojik dönüşümün merkezinde artık yalnızca insanın ne kadar hızlı çalıştığı değil, hangi işleri yaparken insana ihtiyaç duyulacağı da bulunuyor.
Üretim araçları değişiyor, peki üretim ilişkileri?
Marx'ın düşüncesinde üretim araçlarının mülkiyeti merkezi bir yere sahiptir.
Sanayi toplumunda fabrikalar, makineler ve sermaye ekonomik gücün önemli kaynaklarıydı. Bugün bu listeye veri, gelişmiş algoritmalar, yapay zekâ modelleri ve yüksek işlem gücüne sahip teknolojik altyapılar ekleniyor.
Bir şirketin yapay zekâ teknolojisini kullanmasıyla, bu teknolojiyi geliştiren ve altyapısına sahip olan şirket olması arasında önemli bir fark bulunuyor.
İlkinde teknoloji verimliliği artıran bir araçken, ikincisinde ekonomik değer üretmenin yanında teknolojiye erişimin koşullarını da belirleyebilme gücü söz konusu.
Elbette açık kaynaklı modeller, girişimler ve erişilebilir yapay zekâ hizmetleri bu gücün daha geniş kesimlere yayılmasına katkı sağlayabilir.
Ancak Marx'ın üretim araçları yaklaşımından baktığımızda, teknolojinin kim tarafından kullanıldığı kadar, kimin mülkiyetinde olduğu ve kim tarafından kontrol edildiği de önem kazanıyor.
Daha verimli çalışmak, daha az çalışmak anlamına mı geliyor?
Yapay zekânın iş dünyasındaki en güçlü vaatlerinden biri verimlilik.
Bir çalışanın sekiz saatte tamamladığı bir görevi yapay zekâ desteğiyle iki saatte bitirebildiğini düşünelim.
Çalışan kalan altı saatini kendisine mi ayıracak? Şirket aynı sürede dört kat daha fazla iş mi bekleyecek? Yoksa daha az sayıda çalışanla mı faaliyetlerini sürdürecek?
Bu senaryoların her biri farklı ekonomik ve toplumsal sonuçlar doğurur.
Teknolojik ilerleme üretkenliği artırabilir. Ancak bu kazanımın çalışma sürelerine, ücretlere ve istihdama nasıl yansıyacağı yalnızca teknolojinin kapasitesine bağlı değildir. Şirketlerin tercihleri, rekabet koşulları ve çalışanların pazarlık gücü de belirleyicidir.
Teknolojinin yarattığı verimlilik ile insanın bu verimlilikten elde ettiği fayda aynı şey değildir.
Dijital çağda yabancılaşma
Marx'ın özellikle erken dönem çalışmalarında üzerinde durduğu kavramlardan biri yabancılaşmadır.
Bu kavram, insanın kendi emeğinin ürününe, çalışma faaliyetine ve üretim üzerindeki kontrolüne uzaklaşmasıyla ilişkilidir.
Sanayi toplumunda işçi, üretim sürecinin küçük bir bölümünden sorumlu hale gelirken ortaya çıkan ürün üzerindeki hâkimiyetini kaybedebiliyordu.
Bugün ise bir satış temsilcisinin hangi müşteriyi ziyaret edeceği, bir dağıtım çalışanının hangi rotayı izleyeceği veya bir müşteri hizmetleri çalışanının performansının nasıl değerlendirileceği algoritmalarla belirlenebiliyor.
Bu sistemler verimliliği artırabilir, hataları azaltabilir ve daha tutarlı kararlar alınmasını sağlayabilir. Ancak çalışanların kendi faaliyetleri üzerindeki kontrolünü sınırlandırma ihtimalini de beraberinde getiriyor.
İnsan, işin bütününe hâkim olan bir özne olmaktan uzaklaşıp algoritmanın belirlediği görevleri yerine getiren bir uygulayıcıya dönüşme riskiyle karşılaşabilir.
Öte yandan yapay zekâ, tekrarlayan görevleri üstlenerek insanların daha yaratıcı ve nitelikli işlere odaklanmasına da imkân sağlayabilir.
Dolayısıyla teknolojinin çalışanı özgürleştirmesi veya yabancılaştırması, onu nasıl kullandığımızla yakından ilişkilidir.
Marx'ın sınıf çatışması yaklaşımı ve yapay zekâ
Marx'ın toplumsal analizinin merkezinde yalnızca üretim araçları değil, bu araçlar üzerindeki mülkiyet ilişkilerinden doğan sınıfsal karşıtlıklar da yer alır.
Sanayi toplumunda sermaye sahipleriyle emek gücünü satarak geçinen çalışanlar arasındaki ilişki, ekonomik ve toplumsal yapının temel dinamiklerinden biriydi.
Yapay zekâ çağında bu ilişki yeni boyutlar kazanabilir.
Gelişmiş yapay zekâ altyapılarına sahip olanlarla bu teknolojilere yalnızca kullanıcı olarak erişebilenler arasında ekonomik güç farkları oluşabilir. Yapay zekâyı etkin kullanabilen çalışanlarla bu dönüşümün dışında kalanlar arasında da yeni fırsat eşitsizlikleri gelişebilir.
Bunların mutlaka yeni toplumsal sınıflar yaratacağını söylemek için henüz erken. Ancak yapay zekânın ekonomik gücü nasıl dağıttığı, gelecekteki sınıfsal ilişkileri anlamak açısından önemli bir araştırma alanı.
Bu konuyu bir sonraki yazımızda, “Yapay Zekâ Çağında Yeni Sınıflar mı Doğuyor?” başlığı altında daha kapsamlı ele alacağız.
Marx'ın gözünden yapay zekâ çağının toplumsal yapısı
Marx'ın teknolojiye yönelik eleştirileri, teknolojik ilerlemeye karşı olduğu anlamına gelmez.
Aksine Marx, makineleşmenin ve bilimsel bilginin üretime uygulanmasının yarattığı muazzam üretkenlik kapasitesinin farkındaydı. 1857–1858 yıllarında kaleme aldığı Grundrisse el yazmalarında bilimsel ve toplumsal bilginin üretimin önemli bir gücüne dönüşmesini tartışıyordu.
Bu düşünsel çerçeveyi günümüzün yapay zekâ ekosistemine uyguladığımızda üç temel sosyolojik çıkarım öne çıkıyor.
Birincisi, üretim araçlarının değişen niteliği. Fabrikalar ve makinelerin yanında veri, algoritmalar ve hesaplama altyapıları ekonomik gücün önemli kaynaklarına dönüşüyor. Bu kaynakların mülkiyeti ve kontrolü, toplumdaki güç ilişkilerini etkileyebilir.
İkincisi, emeğin üretim sürecindeki yeni konumu. Yapay zekâ yalnızca fiziksel ve tekrarlayan işleri değil, analiz, yorumlama ve karar verme gibi zihinsel faaliyetleri de dönüştürüyor. Bu gelişme bazı çalışanların yetkinliklerini güçlendirirken bazılarının özerkliğini ve pazarlık gücünü zayıflatabilir.
Üçüncüsü, yaratılan ekonomik değerin paylaşımı. Yapay zekânın sağladığı verimlilik artışının sermaye sahiplerine, çalışanlara ve tüketicilere nasıl yansıyacağı geleceğin ekonomik ve toplumsal yapısını şekillendirecek.
Üstelik yapay zekânın kendisi de insan emeğinden bağımsız değil. Modellerin geliştirilmesi, verilerin hazırlanması, sistemlerin eğitilmesi ve denetlenmesi farklı alanlarda insan emeği gerektiriyor. Teknolojinin giderek daha özerk görünmesi, arkasındaki emeği görünmez hale getirmemeli.
Marx'ın yaklaşımının bugün için en dikkat çekici yönü burada ortaya çıkıyor: Teknolojiyi tek başına değil, onun etrafında oluşan üretim, mülkiyet ve güç ilişkileriyle birlikte değerlendirmek.
Yapay zekâ küçük işletmelerin daha önce yalnızca büyük şirketlerin sahip olduğu yeteneklere ulaşmasını sağlayabilir, yeni meslekler oluşturabilir ve insanların daha nitelikli işlere yönelmesine yardımcı olabilir. Bu nedenle geleceği yalnızca eşitsizliğin ve işsizliğin artacağı karamsar bir senaryoyla değerlendirmek de doğru olmaz.
Yaklaşık 160 yıl önce sanayi makineleri insanın fiziksel emeğini yeniden tanımladı. Bugün yapay zekâ zihinsel emeğin sınırlarını değiştiriyor.
Bu dönüşümün başarısı yalnızca şirketlerin büyüklüğü, üretimin hızı veya maliyetlerin azalmasıyla ölçülmemeli. İnsanların daha nitelikli işler yapabilmesi, daha fazla öğrenebilmesi, karar süreçlerine katılabilmesi ve kendi yaşamları üzerinde daha fazla kontrol sahibi olabilmesi de aynı derecede önemli.
Yapay zekâ çağının temel toplumsal meselesi, makinelerin insanın yerini alıp almayacağından çok, teknolojinin yarattığı gücün ve refahın insanlar arasında nasıl paylaşılacağıdır.
Ve bu tartışma bizi sanayi devriminden bugüne uzanan bir soruyla baş başa bırakıyor:
İnsanlık tarihinin en gelişmiş üretim teknolojilerinden birini geliştiriyoruz. Peki bu gelişme bizi daha fazla üretmeye mi, yoksa daha iyi yaşamaya mı götürecek?
Devam yazısı: Yapay Zekâ Çağında Yeni Sınıflar mı Doğuyor? — Teknolojik mülkiyet, dijital eşitsizlikler ve geleceğin toplumsal sınıf yapısı.
Ömer Lütfi Soylu yazdı


